9 Aralık 2016 Cuma

PSİKİYATRİ ve BİLİMSEL AKLIN SÜZGECİ

GİRİŞ: Psikososyal destek olmazsa olmazların başında gelir! Psikiyatrik sorunu olanlara sorum; siz ülkemizde psikososyal destek alabiliyor musunuz?

DÜŞÜNME ve ARAŞTIRMA KONUSU: Psikososyal destek neler olabilir?

ŞİMDİ:

HALK BİLİMİ ANLAYAMAZSA BİLİMSEL AKLIN SÜZGECİ NASIL GERÇEĞE YAKLAŞABİLİR?


30 Ağustos 2018: Mutlaka TIK'layınız: 
   http://asukrandemiralp2.blogspot.com/2016/12/ilac-besin-etkilesimleri-icin-arastrma.html

30 Mayıs 2018: ÖNCE: Uzmanlar kendilerinden başlamalılar. Onlar kendi ve birbirlerini ne kadar denetleyebiliyorlar ve bilimsel aklı ne kadar  içselleştirebilmişler?          http://asukrandemiralp2.blogspot.com.tr/2017/06/dsm-zihinsel-bozukluklarda-tani.html

Psikiyatri tanı koyma ve tedavi konusunun en çok zorlandığı alandır! Bu zorlanmada şimdiye dek pek de dikkate alınmamış olan bir konu: Hasta , yakınları, çevresi ve toplumun bilgilenmesini sadece popüler kültürün oyuncağı medyanın tek yönlü bombardımanına bırakmış olmak gerçeğidir; bu konuda yaygın medya kullanımı, konunun ve/ya sorunun bütünü ile değil de daha çok insanı duygusal etkileyecek belli kalıpları ön plana çıkarmakta ustalaşagelmiş durumdadır. Bu durum da daha çok insan karşı çıkana dek süregidecek gibi görünmekte... Bilenlerin çoğu da karşı çık(a)mıyorlarsa, acaba neden?

Dünya ve Türkiye için sorular:

(1) Binlerce kişi üzerinden bir deneyim elde edilene dek nasıl yollardan geçiliyor?
27/05/2017 - Bu soru için araştırma sonucu-1: 
Kaynak: http://hsv.dergipark.gov.tr/download/article-file/220489
SONUÇ: İnsanlık tarihi ne yazık ki güçlü olanın zayıf olana zarar verdiği örneklerle doludur; ancak makalemizde çeşitli örneklerini verdiğimiz gayrimeşru tıbbi araştırmalar yakın tarihlerde gerçekleşmiştir. Tuskegee ve Guetamala deneylerinin üzerinden yalnızca 50–60 yıl geçmiştir. Bu gibi araştırmalar genelgeçer tıp etiği paradigmasındaki temel ahlaki ilkelere aykırıdır, örneğin önce zarar verme. Geçmişten pişmanlık olarak yorumlanabilecek bir biçimde Bill Clinton ve Barack Obama gibi son dönem Amerikan başkanları bu çalışmalardan ötürü kitlelerden özür dilmiş olsalar da, bugün bu tür deneylerin tekrar gerçekleşmeyeceğinden –ve hatta bir yerlerde gerçekleşmediğinden– emin değiliz. Bu kuşkular nedeniyle düzenleyici–denetleyici nitelikte ve uluslararası geçerlilikte etikolegal mevzuata gereksinim duyulmaktadır (26). Yanı sıra yasal (ve etik) boşluklar oluşmaması için bu metinler çağın gereklerine ve bilimdeki gelişmelere paralel olarak sıklıkla revize edilmektedir. Bu hem bir adaptasyon hem de bir önlem alma çabasıdır; insan (ve hayvan) deneklerin kötü muamele görmesini, acı çekmesini ve sömü- rülmesini önlemeye yöneliktir. Günümüzde özellikle kök hücre, genetik vb. alanlarda oldukça karmaşık ve teknolojik bilimsel araştırmalar gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla işlem ve yöntem bakımından görece yeni nitelikteki bu gibi araştırmalara paralel olarak, bu deneylerde yaşanabilecek ahlaki–hukuki ihlallerin önlenişine katkıda bulunacak yeni, dinamik etik kodların oluşturulması ve bunların samimiyetle benimsenmesi gerekmektedir. 

(2) Uzmanlar kamu hastanelerinde ancak onaydan geçmiş kabullerle tanı koyar(Örneğin DSM Kriterlerine göre) ve tedavi uygulayabilirler. Ancak, biliyoruz ki DSM kriterleri de değişkendir. Bu nedenle her tanı yeniden ele alınır ve DSM'de HASTALIK değil BOZUKLUK kavramı da bu nedenle kullanılır. ÖYLE İSE, sıradan insanlar da ANCAK mevcut tanı kriterlerini bilirse, kendi / yakınlarında FARKLI olanı GÖREBİLME olasılığını yakalar. Değil mi?

(3) Binlerce kişiye ulaşılana dek ARA AŞAMALARIN KURALI NEDİR?

27/05/2017 - Bu soru için araştırma sonucu-1: 

Kaynak: http://hsv.dergipark.gov.tr/download/article-file/220489
1. İnsan denek kesinlikle özgür iradesiyle onam vermelidir
Soru: Kendi özgür iradesi ile karar verebilmenin koşullarına bireyler nasıl yaklaştırılabilir?




(a) Mevcut tedavilere yanıt vermeMEsi?


(b) Mevcut tedavilerin yan etkilerinin baskın çıkması? 


(c)..???

A.Şükran Demiralp, 25 Mayıs 2015 
Kaynak: https://www.facebook.com/TSTikTakHip/



Aşağıdaki yazı ise HBT'den alınmıştır:

Ruhsal rahatsızlıklarda yeni tanı sistemi gündemde


Ruhsal rahatsızlıkları daha biyolojik temellere göre sınıflandırmanın yolunu açacak yeni bir araştırma tartışılmaya başlandı.. Şizofreni ve iki uçlu bozukluk gibi, bazen birbirine karışan hastalıklar daha kesinleştirilebilecek..
Şiddetli göğüs ağrılarından yakınacak denli şanslı iseniz, hekiminiz bir olasılıkla belirtilerin akciğer yangısından mı, yoksa bronşit, kalp hastalığı ya da başka bir nedenden mi kaynaklandığını anlamak için sizi bir dizi incelemeden geçirecektir.
Düşünce ve duyunun ağır bir biçimde bozulduğu psikotik bir rahatsızlık geçirecek denli şanssız iseniz, tanı koyma süreci çok daha farklı olacaktır. Gerçeği söylemek gerekirse, hekimin bu konuda çok da fazla seçeneği yok.
Ruhsal rahatsızlıklardan yakınan kişilerin büyük bir çoğunluğuna ya şizofreni, ya da iki uçlu (bipolar) bozukluk (önceleri manik depresif bozukluk olarak biliniyordu) tanısı konur.
Ders kitaplarında ikisi arasındaki fark yüzyıldır şizofreninin (önceleri erken bunama adıyla biliniyordu) hezeyanlar, sanrılar, duygulanım eksikliği ve süreğen bir seyirle kendini belli ettiği, iki uçlu bozukluk durumunda hezeyan ve sanrıların yanı sıra, özellikle inişli çıkışlı duygudurum dalgalanmalarına tanık olunduğu biçiminde belirtiliyor.
Ancak ders kitaplarının dışına çıkıp, gerçek dünyaya baktığımızda hastalar bu tanımlarla belirlenen çizgilere tam olarak uymadıklarından ikisi arasında kesin bir ayırım yapmak çok daha güç oluyor.
Ne yazık ki, şizofreni ile iki uçlu bozukluk arasında bir ayırım yapmamızı sağlayacak kan testleri ya da tarama yöntemleri yok.
Tanı koyma zorluğu
Uzmanlar belirtileri değerlendirme konusunda son derece becerikli olsalar da, bu süreçte onlara yardımcı olabilecek tanısal gereçlerden ve biyolojik göstergelerden yoksun olmaları ruhbilim alanında çok ciddi bir sorun oluşturuyor.
* Şizofreni sınıfına giren tüm hastalar aynı rahatsızlığa mı sahipler?
* Peki, görünürde hem şizofreni hem de iki uçlu bozukluk belirtileri sergileyen onca insana ne demeli?
* Salt belirti ve göstergelere dayanarak tanı konan bu bozukluklar farklı birer varlığı mı tanımlıyorlar, yoksa bu ruhsal belirtilerin sürekli görüldüğü çok sayıda farklı bozukluklar olabilir mi?
Bu sorular yalnızca akademik bir önem taşımıyor. Göğüs ağrısında olduğu gibi, bu tür rahatsızlıklarda da kesin tanı en iyi sağaltım yönteminin seçilmesi açısından son derece önemli.
Yeni tanı sistemi
Psikiyatri dalında biyolojik temellere dayalı yeni bir tanı sürecine geçilmesi yıllardır düşlenen bir hedef. Şimdi American Journal of Psychiatry dergisinin sitesinde yayımlanan bir araştırma bu konuda umut verici bulgular içeriyor.
Teksas Üniversitesi sinirbilim uzmanı Brett Clementz’in Yale ve Harvard üniversitelerinden meslektaşları ile birlikte gerçekleştirdikleri bu çalışma kapsamında, psikozların biyolojik göstergelerle niceliksel olarak tanımlanmasına olanak tanıyan farklı “biyotiplere” tanık olundu.
ABD Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü tarafından desteklenen ve kısaca B-SNIP olarak bilinen Bipolar-Schizophrenia Network on Intermediate Phenotypes adlı geniş ölçekli çalışma kapsamında şizofreni, iki uçlu bozukluk, ya da şizoafektif bozukluk (şizofreni ile iki uçlu bozukluğun bir karışımı) tanısı konan 711 kişiye beyin temelli bilişsel sınavlar, göz devinimleriyle ilgili incelemeler, bilişsel denetimle ilgili bir deney ve elektroensefalogramlar uygulandı. Ayrıca, her bir denek beyin taramasından geçirildi.
Biyotip farklılar
Araştırmacılar biyotip adını verdikleri benzer genetik yapıları belirlemek amacıyla, klinik tanıyı hesaba katmaksızın, elde edilen verileri biraraya getirerek bunları ölçütlerden soyutlanmış, önyargısız istatistiksel yöntemlerle çözümleme yoluna gittiler. Üç farklı tanı grubundan geniş bir kitlenin bilgisayar çözümlemesinde üç küme ya da biyotipe tanık olunması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Ne var ki, bu üç biyotip ile tanısal sınıflar arasında çok küçük bir bağlantı söz konusuydu. Gerçekte, şizofreni, iki uçlu bozukluk ve şizoafektif bozukluk hastaları üç biyotipe de dağılmış durumdaydılar.
Bu durumda söz konusu biyotiplerin belirtilere dayalı klinik tanılardan daha geçerli oldukları söylenebilir miydi?
* İlk olarak, kimi biyotip farklılıklarına birinci dereceden aile üyelerinden toplanan verilerde de tanık olundu. Bu da, yeni türler için genetik bir temele işaret etmekteydi.
* İkincisi, biyotipler toplumsal işlev açısından farklılıklar göstermekteydi- Biyotip 1 sınıfına girenlerde işlevsel bozukluklar öteki biyotiplere kıyasla çok daha ciddi boyutlardaydı.
* Üçüncüsü, beyin görüntülemeleri (biyotiplerin tanımlanmasında yararlanılmayan) başta frontal, singulat, temporal ve pariyetal korteks olmak üzere, bölgesel gri maddede belirgin farklılıkları gözler önüne sermekteydi.
Tüm bu gözlemler biyotiplerin klinik tanıdan daha geçerli olduklarını kanıtlamasa da, elde edilen bulguların hep birlikte ele alınması psikotik bozuklukların tanısında yeni bir yaklaşımın söz konusu olabileceğine işaret ediyor.
Tıpta kesinlik
Tıpta kesinlik, son günlerde kanser ve başka hastalıklarda tanısal devrimi betimlemede yaygın olarak yararlanılan bir sözcük. Klinik testlerden yararlanma olanağının bulunmadığı ruhsal rahatsızlıklarda tıpta kesinlik, halihazırda yararlanılan tanısal sınıfların kesin olmadığını ve bunların biyolojik açıdan çok farklı yapılar sergilediklerini ortaya koyan bölücü bir yenilik olabilir.
ABD Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü ruhsal rahatsızlıkların tanısında biyolojik, bilişsel, davranışsal ve toplumsal verilerin gözlenen belirti ve göstergelerle birlikte ele alınmasını öngören yeni bir yaklaşımın uygulanmasını öneriyor.
ABD’de şizofreni hastalarına genellikle antipsikotik ilaçlar, kimi zaman da psikososyal destek veriliyor.
İki uçlu bozukluk, duygudurum dengeleyiciler, antipsikotik ilaçlar, kimi zaman antidepresan ilaçlar, zaman zaman da psikososyal destekle sağaltılmaya çalışılıyor.
Hastanın hangi yönteme nasıl bir tepki göstereceği konusunda uzmanlara yol gösteren çok az sayıda veri olduğundan, sağaltım gerçekte deneysel bir süreç olmayı sürdürüyor.
Psikiyatri dalında tıpta kesinlikten beklenen, biyogöstergelerden yararlanmanın sonucu daha kestirilebilir kılması ve böylece hasta ve uzmanların sağaltım konusunda daha çok bilgi sahibi olup, bu konuda daha kesin kararlar almalarını sağlaması.
Ruhsal bozukluklar tıp biliminin insanları en etkisiz kılan koşullarını içeren alanlarından biri olarak biliniyor ve korkunç bir maliyeti olan bu bozukluklar gerek hastalarda, gerekse hasta yakınlarında ciddi sıkıntılar yaratıyor. Öyle ki, tanı ve sağaltım konusunda yeni yaklaşımları yaşama geçirmenin zamanı çoktan geldi de geçti bile.
Rita Urgan,  Kaynak: Scientific American Online/ 15 Aralık 2015



http://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tevfikuyar/hipotez-teori-yasa

Beyin Görüntülemeleri

11 May 2012:
"Asymmetry of basal ganglia perfusion in Tourette’s syndrome shown by technetium-99m-HMPAO SPECT
Our study involved performing brain perfusion SPECT scans on Tourette's subjects to observe any common perfusion abnormalities involving the cerebral cortex or subcortical structures. METHOD: Six patients with Tourette's syndrome and nine normal control subjects underwent a brain SPECT study with 99mTc-HMPAO. Regions of interest were generated over the cerebral cortex, basal ganglia, thalamus and cerebellum to evaluate any relative perfusion abnormalities or asymmetry in the Tourette's subjects. RESULTS: Five of the six Tourette's subjects demonstrated a significant decrease in right basal ganglia activity which was not present in any of the normal control subjects. CONCLUSION: Our study suggests an etiology for Tourette's syndrome involving the right basal ganglia. Furthermore, brain SPECT may be useful in the evaluation of these patients if it proves to be sufficiently sensitive and specific in larger study populations."


"Brain perfusion abnormalities in Gilles de la Tourette’s syndrome.

AB -- BACKGROUND. Functional brain imaging with technetium-99m d,l-hexamethyl propyleneamine oxime (HMPAO) Single Photon Emission Tomography (SPET) allows us to explore the cerebral pathophysiology of Gilles de la Tourette's Syndrome (GTS). METHOD. Fifty patients and 20 controls were examined. Patients were rated for tic severity and mood. Scans were analysed quantitatively using internal ratios to the occipital cortex. RESULTS. Patients different from controls on measures of relative blood flow to the left caudate, anterior cingulate cortex and the left dorsolateral prefrontal cortex. Severity of tics was related to hypoperfusion of the left caudate and cingulate and a left medial temporal region. Hypoperfusion in the left dorsolateral prefrontal region was related to mood. CONCLUSIONS. The areas found to be hypoperfused in this study are consistent with known functions of fronto-striatal circuits. A wide range of perfusion patterns is seen, however, and no characteristic patterns for behavioural subgroups has been documented with this technique."
Early differential diagnosis between Tourette's syndrome and chronic tic disorder is difficult but important because both the outcome and the treatment of these two childhood-onset diseases are distinct. We assessed the sensitivity and specificity of brain single-photon emission tomography (SPET) perfusion imaging in distinguishing the two diseases, and characterized their different cerebral perfusion patterns. Twenty-seven children with Tourette's syndrome and 11 with chronic tic disorder (mean age 9.5 and 8.6 years, respectively) underwent brain SPET with technetium-99m hexamethylpropylene amine oxime (HMPAO). Visual interpretation and semiquantitative analysis of SPET images were performed. On visual interpretation, 22 of 27 (82%) of the Tourette's syndrome group had lesions characterized by decreased perfusion. The left hemisphere was more frequently involved. None of the children with chronic tic disorder had a visible abnormality. Semi-quantitative analysis showed that, compared with children with chronic tic disorder, children with Tourette's syndrome had significantly lower perfusion in the left lateral temporal area and asymmetric perfusion in the dorsolateral frontal, lateral and medial temporal areas. In conclusion, using the visual approach, brain SPET perfusion imaging is sensitive and specific in differentiating Tourette's syndrome and chronic tic disorder. The perfusion difference between the two groups, demonstrated by semi-quantitative analysis, may be related more to the co-morbidity in Tourette's syndrome than to tics per se."





1 yorum: